HES’lerin ne zararı var ki?

SİNAN ERENSÜ

İnsanlar neden HES’lere karşı çıkıyor ki? HES yapılan bölgelerde yaşamayan ama HES karşıtı eylemlere de kulak kabartan insanların ilk sorduğu soru, haklı olarak, bu. Ancak bu basit sorunun cevabı her zaman aynı basitlikte olmayabiliyor. Keza hem HES’lerin zararları çok çeşitlilik gösteriyor, hem de bu çeşitlilik bölgeden bölgeye, HES’ten HES’e farklılıklar gösterebiliyor. Örneğin büyük HES yahut barajlı HES olarak adlandırılan yapılar su tutmak zorunda oldukları için yerleşim alanlarını ve verimli tarım arazilerini su altında bırakabilir. Akarsuları durgun göllere çeviren bu yapılar bölgenin iklim yapısını değiştirip tarımsal üretimde verimi etkileyebilir. Su tutmaya ve dolayısıyla geniş bir rezervuara gerek duymayan küçük HES’lerde ise durum biraz daha farklı. Ülkedeki güncel HES enflasyonunda büyük pay sahibi olan bu teknoloji, dereleri bir tünel sistemine alarak “bypass” edip, yüksek bir yardan cebri borular vasıtasıyla serbest düşüş ile bırakmak suretiyle enerjiye çeviriyor. Özellikle ardışık yapıldığında bu uygulama havzaları kimi mevsimler tamamen kurutuyor, sulama tarımının dere suyunu kullandığı durumlarda HES yapıları küçük olmasına rağmen tarımı tehdit ediyor. Çevresel etki değerlendirmeleri tekil projeler için yapılıyor, havza geneli için kümülatif değerlendirilmeler hesaba hiç katılmıyor. Böylelikle kısa bir vadiyi onlarca HES ile doldurmak mümkün olabiliyor. Kimi uygulamalarda ise daha verimli santrallere sahip olmak adına bir dere, havzalarından ayrıştırılıp diğer bir havzanın deresi ile birleştiriliyor.

Bununla birlikte HES’lerin inşa sürecinde de bir dizi olumsuz etkisi olduğunu belirtmeliyiz. Sarp coğrafyalarda inşa edilen bu yapılar kırsal yerleşimleri uzun süreler boyunca yaşanmaz hale getiriyor; toz, kir, çamur ve patlamalar köylülerin gündelik yaşamlarını çekilmez kılıyor. Maliyetten kısmak isteyen inşaat ve enerji şirketleri yasadışı olmasına rağmen inşaat hafriyatını kırsal alanlara, çoğunlukla da vadi içlerine boşaltıyorlar.

HES’lerin fiziki etkileri projelerin tamamlanması ile de bitmiyor. HES yapımları merkezi bir planlamaya bağlı olmadan, rastgele gerçekleştiğinden enerji santrallerinin şebekeye bağlanması her bir şirketin kendi sorumluluğunda gerçekleşiyor. Kırsal alanlar, HES enflasyonuna paralel olarak bir de yüksek gerilim hattı enflasyonu ile baş başa kalıyor. Barajlı olsun, boru tipi olsun HES yapılarının hemen hepsi bulundukları coğrafyalarda insanlar ve hayvanlar için geçilmesi güç engeller halini alıyor, hem doğal hayatı hem de kırsal erişilebilirliği etkiliyor. Öte yandan HES’ler nedeniyle denize alüvyon taşınamadığı için deniz ırmak içine giriyor, kıyıları (kumsalları) tahrip ediyor.

Ekonomik ve fiziki etkilerin yanı sıra HES’lerin kolayca somutlaştırılamayan toplumsal ve kültürel etkileri de var. HES’ler kırsal mekanları, insanların memleket diye bildikleri yerleri geri dönüşü olmayacak bir biçimde değiştirir, tanınmaz hale getirir. İş makinalarının kırsal bir bölgeye, korunaklı bir vadiye girip, orada aylarca çalışmasının yöre sakinleri ve bölgeyi ata yadigarı olarak bilen insanlar üzerindeki etkisi derin olur. Kırsal yerde köyün bitişiğindeki dere, vadi ve orman, kent hayatındaki mahallenin karşılığı değil; evin içinin ta kendisidir. Kırsal alana bölge halkının rızası alınmadan dikilen yapılar kırsal belleği tehdit eder. Bu, o bölgede yaşamaya devam eden köylüler kadar, hatta belki onlardan daha fazla, bir iki kuşak önce bölgeden göçmüş ancak hâlâ köy ile ilişkisini sürdüren kuşaklar için de önemli bir tehdittir. HES’ler girdikleri vadilerde sadece kırsal hayatın çözülüşünü hızlandırmakla kalmaz, hemen her kırsal bölge için büyük kıymeti olan gurbetçilik ilişkisini de sekteye uğratır. Yılda birkaç kez de olsa köylerini ziyaret etmeye devam eden kentli gurbetçileri kırsal alandan uzaklaştırır. Tam da bu sebepten HES protestolarında kırsal yaşamlarına devam eden köylüler kadar bölgenin gurbetçilerini de aktif olarak görürüz.

Nereden çıktı bu kadar HES?

Yaklaşık on yıldır, Türkiye’nin birçok köşesinde, özellikle de Doğu Karadeniz’de herkes bu soruyu soruyor. Hidroelektrik santral (HES) sayısının hızla çoğaldığı, hemen her vadinin, her boyuttaki akarsuyun HES’lerle doldurulduğu bir dönemden geçtik, geçiyoruz. Türkiye’nin akarsulardan enerji elde etme kapasitesi 2000’li yılların başından bu yana ikiye katlandı, 2023 yılına kadar ise üçe katlanmış olması bekleniyor.
“HES’lere hücum” diye adlandırabileceğimiz bu süreci var eden, HES sayısının bu kadar hızla artmasına sebep olan en önemli etmen özelleştirme. Enerji sektörünü özelleştirme arzusu aslında hiç yeni değil. Hatta enerjinin ilk özelleştirilmek istenilen sektörlerden biri olduğunu, bu alanın özelleştirilmesi çabasının 1983’e kadar gittiğini, ancak bir dizi toplumsal direnç ve bürokratik neden neticesinde enerji üretim ve dağıtım faaliyetlerinin 2001 yılına kadar büyük ölçüde devlet tekelinde kaldığını hatırlamak gerekiyor. Yasal düzenlemenin fiiliyata geçmesi, yönetmelik ve bir dizi teşvik mekanizması ile desteklenmesi, sektörün “yatırımcıya güven veren” bir hale dönüştürülmesi ise tek parti iktidarı altında 2000’li yılların ikinci yarısında gerçekleşiyor.

Özelleştirme her sektörde tartışmalı bir uygulama. Hangi alanları özel müteşebbislere bırakmalı, hangi alanlarda kamu çıkarı gözetilmeli? Bu tartışma şimdilik özelleştirme taraftarları tarafından kazanılmış gibi görünse de tamamen tüketilmiş değil. Bu tartışmayı HES’ler üzerinden sonuçlandıramayabiliriz ancak enerji üretiminin özelleştirilmesinin ne gibi beklenmedik mekansal sonuçlar doğurduğunu tartışmalıyız. Birçoklarının bilmediği şu: Enerji sektörünün özelleştirilmesi devletin bir hizmeti özel sektöre bırakmasından ibaret değildir. Enerji üretiminin özelleştirilmesi fiiliyatta geniş kırsal mekanın yönetim ve planlanmasının da özelleştirilmesi anlamına geliyor. Keza devlet, özelleştirmeleri “Bunlar benim uygun gördüğüm ve planladığım santraller, kim bunları yapacak?” demek yerine çoğunlukla, “İşte size Türkiye haritası, nereye ne yapmak isterseniz buyurun yapın” gibi bir yaklaşım içinde yürütüyor. Neredeyse mekansal özelleştirme diye adlandırabileceğimiz bu süreç sonunda alım garantileri, teşvikler ve uygun kredi imkanları ile birleşince hem HES sayısı hızlı bir biçimde artıyor, hem de ardışık HES uygulamalarıyla derelerin ve akarsuların büsbütün altyapı projeleri haline gelmesinin önü açılmış oluyor.

HES’lerin, enerji kaynağını tüketmediği için yenilenebilir enerji ürettiği iddia edilebilir; ancak HES’ler yapım aşamasında da, sonrasında da çevreye zarar veriyor, vadilerin dokusunu bozuyor, su kalitesini etkiliyor, kırsal çözülmeyi tetikliyor.

“HES’lere hücum” dönemine karakterini veren bir diğer unsur da ülkenin hidro enerji haritasının son on yıl içerisinde hızla değişmesi oldu. Enerji üretiminin devlet eliyle yapıldığı, barajların altın çağı olan 1970 ve 1980’lerde inşa edilen hidroelektrik yapılarının büyük çoğunluğu Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde, ağırlıklı olarak Fırat ve Dicle havzalarındaydı. Bu bölgelerde yapılan büyük projeler için zaten devlet desteği ve uzmanlığı şarttı. Atatürk, Keban ve Karakaya gibi büyük projeler dönemin kamu hizmeti ve kalkınma prensiplerinden (bu prensipler her ne kadar tartışmaya açık olsa da) nasibini alarak tamamlandılar. Sektörün özelleştirilmesi ile birlikte hem ülkenin HES yapıları hem de HES coğrafyası değişmiş oldu. Şirketler devlet tarafından fazla el değmemiş havzalara yöneldi, özellikle Karadeniz coğrafyası küçük ve orta boy HES’ler ile doldu taştı. Bölgenin HES’lerle ilk tanışması özel şirketler ve onların uygulamaları üzerinden gerçekleşmiş, HES karşıtı hareket de böylesi bir ortamda ve coğrafyada yeşermiş oldu.

Elbette bu eleştirilere cevaben “Su nerede varsa HES’ler orada yapılıyor” denebilir. Ancak bu oldukça tarafsız gibi görünen tespiti yapanlar HES’lerle doldurulan coğrafyaların insanları, hayvanları ve doğası ile yaşayan yerler olduğunu unutuyor. Unutulan başka bir mesele ise tüm enerji yatırımları gibi HES’lerin de ülke nüfusu ve coğrafyasına eşitsiz olarak dağıldığı. Enerji adaleti tam da bu eşitsizliği dillendirmemizi sağlıyor.