Bayburt’ta Bir Umut Mekânı

Baksı Müzesi, sanatçı ve akademisyen Hüsamettin Koçan’ın sanatın kent merkezlerinde kalmayıp periferiye yayılması isteğiyle doğduğu köyde hayata geçirdiği bir proje. Yıllar içinde konumu ve mimari tasarımıyla bulunduğu bölgeyi kültürel ve turistik bir çekim noktasına dönüştüren müze, köylülerin ve çağdaş sanatçıların üretimlerine ev sahipliği yapıyor. İçinde bir butik otel de yer alan bu merkezin umut veren hikâyesini Hüsamettin Koçan anlattı.
Hüsamettin Koçan

Sizi tanıyabilir miyiz?

1946’da bu köyde doğdum. Bu köyün adı Baksı’ydı. Şimdi Bayraktar. Sonra orta öğrenimimi Bayburt’ta tamamladım. İstanbul’da üç yıl mühendislik okudum, sonra güzel sanatlara geçtim. Güzel sanatları bitirdikten sonra asistan oldum, 2006’da akademik hayatıma son verdim. Üç dönem Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Üniversitesi’nde dekanlık yaptım. 2000’de Baksı projesine başladım. Burayı bir kültür merkezi olarak düşündüm. Bu projeyi aşağı yukarı 20 yıllık sürede, giderek kurumlaşan ve dünyada, Avrupa’da saygınlığı olan bir müze hâline getirdik. Bu bir vakıf, Baksı Kültür Sanat Vakfı. Bu nedenle de 2014’te Avrupa’nın en iyi müzesi seçildi. 2015’te Türkiye Büyük Millet Meclisi bana Kültür Sanat Büyük Ödülü verdi. 2017’de Kültür Bakanlığı, yılın kurumu olarak seçti. Baksı Müzesi’nin çok çeşitli kurumlardan yaklaşık 20 ödülü var. Ben sanatçı olarak 45 sergi açtım. Akademisyen olarak çok sayıda makalem var. Şimdi de buradayım.

Baksı Müzesi nasıl ortaya çıktı?

Aslında bu projenin başlangıcı ilginç. Ben bir gurbetçi çocuğuyum. Babam gurbete giderdi, iki yılda bir gelirdi. Kış olunca da biz babamızı şu tepede beklerdik. Bekleyen bir çocuktum ben. Annem, eşini bekleyen bir anneydi. Bizim babayla olan ilişkimiz bir hasret ilişkisidir. Babam beni hep destekledi. Üç yıl mühendislik okudum, sonra güzel sanatlara gitmeme izin verdi. Eşim, daha modern bir gelenekten gelen bir kentli. Onunla evlenmem konusunda beni destekledi. Benim ne kadar ileriye doğru gitme refleksim varsa hepsine destek verdi. Onun için de babam ölünce, onu kendi köyüne getirmek istedim.

Babamı köye getirince köyün değiştiğini gördüm. Köyde eskiden konaklar vardı, âşıklar atışır, cenk hikâyeleri okunur, oyunlar olur, sohbet olurdu. Akşam televizyon yok, şu yok, bu yok. Fakat ben geldiğimde bir baktım ki herkes birer siyah beyaz televizyon almış. En büyük sorunları da ne biliyor musunuz? Elektrik kesildiği için dizileri tam izleyemiyorlar. Birbirleriyle ilişkiyi unutmuşlar.

Babam benim hayatıma bu kadar destek verdi, önümü açtı; babama teşekkür için bir köy konağı yapayım dedim. Baksı projesi, bu köy konağı yapma fikriyle başlayan bir projedir. Bugün bu hâle gelişinin sebebi de aslında babaya teşekkür etme arzusudur.

Biz öğrenciyken sanatın hayata yayılmasını isterdik. Onun için de sanatın merkezlerde kalmasına karşı çıkıyorduk. Aslında bir bakıma devrimci bir düşünce bu. Hayata gitmeliydi sanat. Baksı projesi, merkezle periferi arasında bağlantı kuran, kendi bulunduğu alanı geliştirmek isteyen, periferide yeni bir merkez oluşturmak isteyen, bunun için de sanat ve tasarımdan destek alan bir projedir.

Burada 60 küsur dönüm arazi üzerinde insanoğlunun yaratıcılık çabasını sergiliyoruz. Dönem müzesi değiliz, etnografya değiliz, modern sanat müzesi değiliz, arkeoloji değiliz, Baksı Müzesi’yiz. Onun için bizim müzemizde ve arşivlerimizde köylülerin ürettikleri de günümüz avantgardlarının ürettikleri de var. Burası bir buluşma noktası.

Baksı, dünya müzeciliği içinde istihdama önem veren, çocuğu önemseyen (yetenekli çocukları tespit edip burs veriyoruz), kadını yönetimde öne çıkaran, kendi varlığını sürdüren bir projedir. Tamamen bir gönüllülük projesidir, gördüğünüz bütün bu binalar ve koleksiyonlar tamamen sanatçıların ve sanatseverlerin katkılarıyla yapılmıştır. Onun için de Baksı, müzecilik açısından ilham veren bir proje olarak dünya müzeciliği tarafından çok beğeniliyor. Kültür turizmine, üretkenliğe, paylaşıma hizmet veriyoruz, kültürel demokrasiye katkıda bulunuyoruz.

Köylülerin tepkileri nasıl?

Bu soru bize sık sık sorulan bir sorudur. Önce şaşkınlık, sonra gurur duyma, bazıları tarafından da hafif buruk bir tebessümle izleme hâli. Kadınlar ve çocuklar bizi çok desteklediler. Gurbetçiler çok desteklediler. Kent merkezinde kuşkular vardı, onlar çok destekliyor. Baksı, Bayburt’ta bir marka olarak kendi varlığını kanıtladıkça buradaki hayata, ekonomiye, kültürel ortama katkıda bulunuyor. Bu yüzden sadece köye odaklanmıyoruz, bölgeye odaklanıyoruz. Karadeniz turları buraya geliyor, turizmin güzergâhı değişti. O nedenle de bölgeye katkı diye düşünmek lazım.

Çoruh’un sizin için önemi nedir?

Biz çimmeye giderdik, Çoruh nehrine. Etrafta bu kadar ağaç, yeşillik yoktu. Şu tepeden aşağı inerdik. Burada kum vardı, kumlanmak denir, orada kumlanırdık daireler hâlinde. Su 1’e doğru ısınırdı, yavaş yavaş suya atlamaya başlardık. Oradan karşıya geçer, ileride Kumbulkaya diye bir şey var suyun içinde, hâlâ duruyor, oraya gider, oynar, zıplar, suyun içinde sohbet ede ede aşağıya doğru gelirdik. Bütün günümüz böyle geçerdi. Nerede ne taş var, ne ağaç var, ne kadar derin, hepsini bilirdik. Onun için de Çoruh bizim hayatımızın içinden akardı. Onun için hepimizin anılarında Çoruh vardır. Biz yüzmeyi öküzlerin kuyruğuna tutunarak öğrendik, Çoruh nehri içinde. Kışın buz kırarak balık tutardık. Çoruh sadece bir nehir değildir, Çoruh bizim için hayattır. Burada yaşayan herkes için hayattır. Bizden aşağı bir yerde akar, ama aslında hayatımızın merkezinde akar. Çoruh olmazsa burada hayatın olabileceğini düşünmüyorum doğrusunu isterseniz.


Ama şimdi Çoruh etrafında başka şeyler oluşmaya başladı, düzenli, düzensiz. Şimdi buradan Nörgâh (Pazaryolu), İspir, Yusufeli, aşağı doğru gittikçe yapılan barajlar nedeniyle Çoruh’un doğayla ilişkisi biraz bozuldu. Biraz değil, bozuldu, ciddi bozuldu. Çoruh’u yönetme, buradan rant çıkarma endişesi Çoruh’u Çoruh olmaktan çıkardı. Çoruh herhangi bir ticari akışkanlık olarak algılanmaya başladı.

Tabii ki, Çoruh’un enerji üretmesine makul ölçüde kimse bir şey söyleyemez. Ama bunlar doğal yapıyı, ekolojik dengeyi bozmadan planlanabilirse Çoruh çok daha iyi bir durumda olacaktır diye düşünüyorum. Bu barajlaşma, betonlaşma giderek nehrin huyunu, tarihini ve belki görüntüsünü değiştirecek. Bu yüzden Çoruh’tan beklediğimiz enerji geri dönüşümünü sağlamanın yollarını Çoruh’un doğallığını koruyarak bulmak lazım. Biraz da geç kaldık diye düşünüyorum.

Bayburt şehir merkezinde bir dere ıslahı çalışması var, biz de oradan geliyoruz. Buradan baktığımızda Çoruh’un kendine ait, doğal bir peyzajı var. Orayı nasıl yorumluyorsunuz?

Kentin içinde doğal bir nehirden söz etmek mümkün değil. Nehir ve kenti yüksek duvarlarla koparmışlar. Biz orada yüzerdik, çimerdik. Kışın buz kaydırırdık. Nehir, orada bizim hayatımıza dokunan bir nehirdi. Şimdi nehirle aramızda duvarlar, bir uçurum… Son yaptıkları şey de nehri nehir olmaktan çıkarmış, sulama kanalına çevirmiş. Bu tür yapay makyajlar doğayı bozuyor. Doğayı betonlaştıranlar, sadece büyük binalar değil. Nehirden su almak iyi bir durum. Alırken doğayı bozmadan o işi başarmak… Doğaya bu kadar saldırırsak, doğa bir gün bunun hesabını bize sorar. Onun için de ben, doğayla kurduğumuz üretim ilişkisinin iyi planlanmadığı, insan doğasına ve doğanın kendi varlığına göre hesaplanmadığı, sadece dar, günübirlik yarar sağlama düşüncesinden ortaya çıkmış bir bozulmadır diye bakıyorum.

Siz bu coğrafyaya bir mimari eser kazandırdınız. Bayburt’ta bu ıslahı yaparken sizden fikir almak isteyen, danışan oldu mu?

Arada bir danışır gibi yapıyorlar. Burada en büyük sorun o. Bu tür bölgelerde uzmanlıklar işe girmezler. Yetkiler işe girer. Ben yetkilinin yetkisine karşı değilim ama yetki, uzmanlarla birlikte bu kararı verirse çok iyi olur diye düşünüyorum. Sivil toplumun buradaki sorunların çözümüne katılımı çok düşük, sivil alan yok burada. Bunun için de istişare mekanizması yok. Burada daha çok yetkililer var. Yetkililer iyi niyetli olabiliyorlar. Bunda hiç kuşku yok. Ama iyi niyet, bu işleri en iyi yapmak için yetmiyor. Onun için de uzmanların devreye girmesi lazım. Sivil alanın çözüm ortağı olması lazım. Bilim insanlarının, üniversitelerin bu işlerle yakından ilgilenmesi lazım. Ben üniversitelerin bu işlerle çok ilgilendiğini düşünmüyorum. Artık her ilde bir üniversitemiz var. Bunlar doğayla, taşla, buradaki ağaçla, öteki varlıklarla ilişkimizi günümüze nasıl taşıyacağız, nasıl barış içerisinde yaşayacağız sorununa cevap aramak zorundalar. Bunu yapmıyoruz. Üniversite daha çok ekonomik bir unsur gibi kullanılıyor. On beş bin öğrenci gelirse, on beş bin öğrencinin bir tüketimi var. Buna böyle bakarsanız olmaz. Üniversitenin bu sorumluluğu var. Kendi bulunduğu coğrafyaya, insana, teknolojiye yanıtlar aramak zorunda diye düşünüyorum. Bu nedenle orada en büyük eleştiri bence siyasete ve üniversiteye getirilebilir.

Buraya yapılacak bir HES projesinden bahsetmiştiniz. Ona da kısaca değinir misiniz?

Ben şimdi 73 yaşındayım. Çocukken bizim bu harmana üçgen çadırlar gelmişti. Ben gramofonu ilk kez orada görmüştüm. “Buraya baraj yapılacakmış” diyorlardı. Bu, -ben 5-6 yaşındaydım- demek ki 65 yıl önce. O geldi gitti, o geldi gitti, şantiyeler kuruldu, şu oldu, bu oldu. Ha yapılacak, yapılacak…

Bundan 10 yıl önce bu iş biraz daha ciddiye bindi. Laleli Barajı projesi var. Su buraya kadar çıkacaktı, çok fazla istimlak sorunu olduğu için onu (su seviyesini) düşürdüler. Bir de ekili araziyi yok ediyor. Nehrin kenarındaki arazi çok kıymetli, çok üretken bir arazi. Onun için düşürüldüğü söylendi. Şimdi geçen gün bir haber gelmiş, “tekrar eski hâlinde üretilecek” diye. Ben doğanın bu kadar ters düz edilmesini doğru bulmuyorum. Bu bize maddi birtakım katkılar getirebilir. Ama bazen maddi katkı için bazı şeyleri değiştirmememiz gerekir diye düşünüyorum. Doğaya saygılı davranmak gerektiğini düşünüyorum. Nehri sevmek zorundayız, bizim hayatımız.

Çoruh, bizim için kültürün kendisi olmayı devam ettirirse, kendi kimliğiyle varlığını devam ettirirse çok iyi olur. Tamamen dokunmayalım demek neredeyse imkânsız, ama dokunurken onun doğal dünyasına, tarihine ve doğayla, kıyıyla olan ilişkisine saygı göstererek o işi yapmakta yarar var diye düşünüyorum. Şu anda yapılaşmayı, bütün bunlara karşı, aykırı ve bozucu buluyorum.