Çoruh Nehri’ni “sınıraşan” bir su olarak ele almak

ALP TEKİN OCAK

Mekanda Adalet Derneği’nin (MAD) 2019 sonbaharında gerçekleştirdiği havza çalışmasında amacımız, Türkiye’deki sınıraşan en önemli su varlıklarından biri olan Çoruh Nehri’ni kaynağından denize döküldüğü yere kadar takip ederek bir “nehir kesiti” almak ve mevcut durumu anlamaya çalışmaktı. Bayburt’tan başlayan, İspir, Yusufeli, Artvin Merkez ve Borçka ile devam eden geziyi Batum’da noktaladık.

Türkiye’de doğup 438 kilometre yol kat ederek Gürcistan’dan denize dökülen Çoruh Nehri boyunca, ekolojik bakımdan bir yıkıma dönüşmüş insan kaynaklı müdahalelerin müsebbibi olan Türkiye’nin tutumu Gürcüler için ne anlam ifade ediyordu? Türkiyeliler için Çoruh, bir Türk ırmağı olmasının yanında aynı zamanda bir Gürcü ırmağı mıydı? Türkiye’nin enerjideki özelleştirmeler ve son yıllardaki kalkınma politikaları nedeniyle neredeyse bütün su varlıklarını hidrolik kapasite olarak gören yaklaşımı sonucu, yürütülen baraj ve HES projelerinin ifrada vardığı bir noktada, ulus aşan bir su olması Çoruh üzerindeki projeler için uluslararası hukukun devreye girmesine neden oluyor muydu? Bu projelerin hazırlık ve yapım aşamasında ulus aşan çevresel etki değerlendirme süreçleri işletilmiş miydi? İncelemeler sırasında yıkım ya da umut vaat eden hikâyeleri toplarken bu soruları hep aklımızda tuttuk.

Çoruh’un Türkiye sınırları içinde kalan bölümünde son 20 yıldır altı adet barajın yapımı tamamlandı; ikisi inşa, ikisi ise ihale aşamasında. Peki, üzerinde büyük ölçekli projeler tasarlanan Çoruh Nehri’nin uluslararası hukuktaki yeri nedir?

Çoruh’u bir “sınıraşan” ırmak olarak ele almamız gerekir. Uluslararası hukuk temelinde akarsular;

a) Ulusal akarsu: Kaynağından denize dökülene kadar bir devletin sınırları içerisindedir.

b) Sınıraşan sular: Kaynağından genellikle denize döküldüğü son noktaya kadar birden fazla ülke sınırını kat eden akarsulardır.

c) Ortak müşterek sular: Hiçbir devletin tek başına egemenlik iddiasında bulunamayacağı sulardır.

1997 yılında BM Genel Kurulu’nda kabul edilen Uluslararası Su Yollarının Ulaşım Dışı Maksatlarla Kullanımına Dair Sözleşme ile 1992 yılında Helsinki’de kabul edilen Uluslararası Göller ve Sınıraşan Su Yollarının Korunması ve Kullanılması Hakkında Sözleşme akarsulara dair çerçeve çizen ulusüstü ilk metinlerdir.

Sınıraşan sular ile ilgili kıyıdaş devletlerin faydalanma haklarına ilişkin uluslararası hukuk tarafından bugüne kadar; Mutlak Egemenlik Doktrini, Doğal Durumun Bütünlüğü Doktrini, Kullanım Önceliği Doktrini ve Hakça Makul ve Optimum Kullanım Doktrini gibi değişik yaklaşımlar ele alınmışsa da, gelişen uluslararası hukuk çerçevesinde günümüzde “hakkaniyet” ilkesinin kabul görerek bir kural hâline geldiğini söyleyebiliriz.

Çoruh’la ilgili ilk hukuki düzenlemeler; 8 Ocak 1927’de zamanında Gürcistan topraklarını elinde bulunduran Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’yle (SSCB) Kars’ta imzalanan Türkiye Cumhuriyeti ile Sosyalist Şuralar Cumhuriyeti İttihadi Hudutlarını Teşkil Eyleyen Nehir, Çay ve Dere Sularından İstifadeye Dair Mukavelename ile Serderabat Barajı’nın İnşasına Dair Müzeyyel Protokol ve SSCB’nin dağılmasından sonra Gürcistan’la imzalanan 7 Mart 1990 tarihli anlaşmalardır.

Söz konusu anlaşmalara göre; devletler, sınır oluşturan akarsu, çay ve dere sularından miktar olarak yarı yarıya faydalanmayı ve akarsuların durumlarının incelenmesi için ölçüm istasyonları kurmayı, akarsulardan biri üzerinde baraj inşa eden taraf, diğer tarafın çıkarlarını korumak için tedbir almayı ve gerekli su miktarının barajdan serbestçe geçmesini sağlamayı kabul etmiştir. Alınan tedbire rağmen karşı tarafın zarar görmesi durumunda zararın tanzim edilmesi öngörülmüştür.

Ayrıca söz konusu akarsuların yataklarındaki değişikliklerin önlenmesi veya düzeltilmesi amacıyla, inşa edilecek tesislerin işbirliği içinde yapılması hususu hükme bağlanmıştır. Bu antlaşma ile tarafların ilgili sular üzerinde bireysel hareket etmeleri yerine planlama, projelerin hazırlanması ve tesislerin inşası aşamalarında işbirliği öngörülmüştür.[1]

Çoruh Nehri’nde yapılması planlanan projeleri her iki ülkenin birlikte müzakere ederek gerçekleştirmesi kararlaştırılmış ve ortak şekilde her iki ülkenin “yarı yarıya” yararlanmasına dair prensip belirlenmişse de, mevcut uygulamada Türkiye’nin havzanın ekolojik bütünlüğünün korunmasına dair hiçbir uygulama geliştirmediği, sınırın diğer tarafı olan Gürcistan ile işbirliğine gitmediği, uluslararası hukuk bakımından Türkiye açısından taahhütlerin neredeyse hiçbirinin yerine getirilmediği görülmektedir.

Yaptığımız çalışma sırasında bir hafta boyunca yıkım manzaralarına tanık olduk. Bu manzarada, Türkiye’yle birlikte Çoruh Nehri’ne ev sahipliği yapan Gürcistan’ın, Gürcülerin adı bile anılmıyordu. Türkiye’deki kamu otoriteleri ülkenin en büyük hidrolik kapasiteye sahip dördüncü ırmağı üzerinde yangından mal kaçırır gibi baraj ve HES yapıyordu.

Bu noktada sözü çok uzatmadan havzaya dair yaklaşıma en güzel cevabı, HES karşıtı mücadele sırasında bir yerel idare mahkemesinin verdiği kararda bulmak mümkün:

Bir su havzasının tek kullanım amacının elektrik üretmek olmadığı, bunun sadece kullanım şekillerinden biri olduğu, insanla ilgili çalışmalar yapılırken havzanın doğal özelliklerinin korunması, havzanın diğer yararlı amaçlar için de kullanımına da imkân bırakılması gerektiği, bir havzayı sadece elektrik üretimine yönelik olarak şekillendirmenin, hele bunu dar bir bakış açısı olan derinliği olmayan bir proje ile birden fazla kere yapmanın o havzaya verilebilecek en büyük zararı oluşturduğu, bu durumun HES projelerinin yapıldığı havzalar için kontrolsüz, geri dönüşü olmayan bir durumun oluşması anlamına gelebilir.[2]

Bir havza yönetim stratejisi olarak ırmaklara ayıran değil, birleştiren doğal varlıklar olarak bakmak gerekir. Bugün beşeri coğrafya en kolayına kaçmakta ve ırmakları; şehirleri, ülkeleri ayıran doğal sınırlar olarak görmektedir. Halbuki ırmaklar, aynı ekosistemi, havzayı oluşturan su yapıları olmaları sebebiyle yönetim sistemlerine ilham olabilir. Bir ekolojistten duymuştum: “Irmak şehirleri kurulsa ne güzel olur” diyordu. Belki de çözüm ırmakların birleştirici gücündedir.

[1] Duygu Doğu Kırkıcı’nın Sınıraşan Sular Bağlamında Türkiye, Suriye ve Irak İlişkileri adlı uzmanlık tezine bakılabilir. Orman Ve Su İşleri Bakanlığı, 2014

[2] Rize İdare Mahkemesi 2008/369 E. 2010/311 K.