“Yusufeli; geçmişini, geleceğini size veriyor”

CEMRE KARA

İyi Parti Yusufeli İlçe Başkanı ve Avukat Recep Akyürek, Yusufeli ilçesinin yerinden edilmesine sebep olan Yusufeli Barajı’nın Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne uzanan dava sürecini, barajın ve yeni yerleşim için yapılan viyadük inşaatının ilçeye etkilerini anlatıyor.

Yusufeli, Eylül 2019

Bize Yusufeli’ndeki barajla ilgili süreci anlatır mısınız?

1997’de Artvin’de Deriner Barajı’nın temel atma töreni yapıldı. O törenin açılışında dönemin başbakanı Süleyman Demirel Yusufeli Barajı’nın da yapılacağını müjde şeklinde verdi. Bu, ilçede hareketlilik yarattı. Benim de üniversiteyi bitirdiğim sene, avukatlık stajı yaptığım bir dönemdi. Çevreye, insana duyarlı bir insanım her şeyden öte. Her şeyin yatırımla izah edilemeyeceğine dair bir merak uyandı. O tarihe kadar burada barajla alakalı duyumlar vardı, ancak dedikodu şeklinde. İlçe merkezi etkilenmeyecek barajdan, etkilenecek, etkilenmeyecek falan; muallakta ama teyit edemediğimiz bilgiler.

Ama dönemin başbakanının ağzından böyle bir cümle duyunca ilçede sivil toplum örgütleri bir araya geldi. 1997 senesinde Yusufeli’nde kurulu tüm siyasi partiler, tüm dernekler —başkanlar ve köy muhtarları— bir araya gelip bir dernek kurdular. Yusufeli İlçesini Güzelleştirme, Yaşatma ve Kültür Varlıklarını Koruma Derneği. Şu anda dernek faal. Bu dernek başlangıçta çok güzel işler yaptı. 2000 senesinde Süleyman Demirel cumhurbaşkanıydı. Cumhurbaşkanını, koalisyon hükümetindeki Bülent Ecevit’i, Devlet Bahçeli Beyi ve Mesut Yılmaz Beyi ziyaret ederek, ilgili bakanlarla görüşerek geri geldiler. Bu toplumdaki birliktelik, sadece başkanların birlikteliği değildi. Tüm Yusufeli halkı bu işin arkasında durdu. “Biz ilçemizi baraja vermek istemiyoruz, alternatifleri araştırılsın” şeklinde.

2002 yılında ben dernek adına idare mahkemesinde dava açtım. Zaten birkaç ay sonra da derneğe başkan oldum, o tarihten sonra, 17-18 senedir başkanlığını ben yapıyorum. Bu süreçte sadece davayla bırakmadık. İlçede projeye karşı yaklaşık üç büyük mitingimiz oldu.

Ancak Türkiye genelindeki toplumsal yarılma burada da oldu, siyasetin yarattığı toplumsal yarılma. Ben üniversite yıllarından beri, şu anda da İyi Parti’nin ilçe başkanlığını yapıyorum. Milliyetçi kökenli yetişmişim ve bundan da gurur duyuyorum. Milliyetçiler devletçidir, insanı sevmez, çevreyi sevmez gibi bir algı var. Son derece yanlış bir algı. Benden fazla çevreyi veya insanı seven insan göremiyorum. Bunun mücadelesini de 20 yıldır ispatladığıma inanıyorum.

Bu süreçte, Milliyetçi Hareket Partisi olarak biz iktidar partisiydik. Şu meydanda kendi partimize karşı mitingler yaptık, partimizin lideri çağırdı, ağırladı. “Nedir derdiniz, ne konuşuluyor?” diye sordu. 2002 yılındaki siyasi dönüşümle birlikte biz bunu bulamadık. AK Parti toplumu da etkilediği için, toplumu da yardığı için partinin gücü arttıkça bizim derneğin gücü aşağıya indi. Ciddi bir toplumsal yarılma yaşandı. Sonrasında bu siyasi iradenin güçlenmesi, Türkiye’de olduğu gibi Yusufeli’nde de çok güçlüdür. Birçok seçimde AK Parti %70’in üzerinde oy alıyor. Bizim derneğin birçok çalışmasına sekte vurdu. En son 2008 yılındaki bir mitingde katılım çok düşüktü. Biz ses getiren bir miting olsun diye iyi çaba harcadık. Düşük kalınca bizim de moralimiz bozuldu. Sadece derneği yaşatalım ve idari davalarını takip edelim dedik.

Şunu ekleyeyim. Yusufeli Barajı’nın yapımı nedeniyle çevre ve insan haklarının ihlali konulu, 2002’de başlayan dava şu anda AİHM’in gündeminde. Yaklaşık üç yıldır sıra bekliyoruz. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne kadar taşıdım.

İdari mahkemede açtığınız davanın konusu neydi?

Üç ana ilkemiz vardı. Birincisi, bu projenin ÇED raporuna tabi olması lazım. Ama ÇED yapılmamış. Daha doğrusu ÇED yapılmış, ancak resmi prosedür işletilmemiş. Çevre Bakanlığı’na sunulmak için değil de, kredi alınacak bankalara, Dünya Bankası’na sunulmak için hazırlanmış bir ÇED. Ve masrafı da devletten çıkmış. Madem bu masrafı yapıyorsun, ÇED hazırlıyorsun. Kanuni prosedürü ile ÇED Yönetmeliği kapsamında ÇED Genel Müdürlüğü’nden onay alınsın, olumlu ya da olumsuz. O noktaya kadar getiriliyor. ÇED Yönetmeliği’nin ilk defa 92 yılında yayımlandığı gerekçesiyle o kapsamın dışında tutmaya çalışıyorlar. Biz de diyoruz ki, bu projenin birçok aşaması 96 yılında yapılmış. Dört yıl sonra. Burada hukuksal bir tartışmaya girdik. Birinci madde buydu.

İkinci madde “Kamu yararı yoktur”. Projeden beklenen kârlılık ile projenin giderleri arasındaki farklar hatalı hesaplanmıştır. Proje hiçbir zaman ekonomik anlamda kâra geçmeyecek, kamunun menfaatine uygun bir proje değildir.

Üçüncü maddemiz ise, “İhale usulsüzdür”. Uluslararası bir konsorsiyumla ihale ediliyor, yarışma yok. Yapacaklar, devlete teslim edecekler. Bu projeyi ihale usulünde daha ucuza yapan var mıdır, yok mudur araştırılmamış. Kredilerle, Dünya Bankası ile alakalı kriterler dikkate alınmamış. Avrupa bankalarının vereceği kriterler dikkate alınmamış. Birçok husus yanılgılarla, yansımalarla aşılmış.

Biz bu üç maddeden, Danıştay 10. Dairesi’nde açtığımız davayı kazandık aslında. Hem ihalenin usulsüz olduğu, dayanağı olmadığı, hem projede kamu yararı olmadığı hem de ÇED’e tabi bir proje olması gerektiği. Üç iddiamızı da mahkeme kabul etti.

Davada Enerji Bakanlığı, o zamanki DSİ Genel Müdürlüğü, Başbakanlık muhataptı. Danıştay İdari Genel Kurulu’na gönderdiler. İdari Genel Kurulu’nda 29 üyenin görüştüğü davada, 13’ü iptal kararının onaylanması yönünde oy kullandı. Biri farklı bir gerekçeyle, “bozulması lazım” dedi. 15’i de temelde özet olarak şu gerekçeyi ortaya koydu: “Bu idarenin takdir alanıdır. Projenin kârlılığını, kârsızlığını mahkeme denetleyemez.” ÇED açısından da mahkeme “1992 yılından önce projeyle alakalı çalışmalar yapılmıştır, fizibilitesi yapıldığı için bu yeterlidir” diyerek çok zorlama bir yorumla bozdu.

Anayasa Mahkemesi’ne gittik. Anayasa Mahkemesi de dernek olarak gittiğimiz için, “Derneğin Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru hakkı yoktur” diye emsal karar verdi. Onu da her tarafta örnek olarak gösteriyorlar, “derneklerin başvurusu yoktur” diye. Biz bunun üzerine yine dernek adına 2014 yılında AİHM’e gittik. 2014 yılından beri AİHM’dedir dosya. Ön incelemeyi 2017 yılında yaptı, üç senelik bir ön inceleme süresi oldu. Ön incelemeyi geçti, şu anda esas dairede, duruşma istedik. Duruşmaya çağırırlarsa gideceğiz. Yoksa da esastan görüşmek için bekliyoruz.

Bir hukukçu olarak söyleyebilirim, Avrupa’nın önünde kanunlarımız var. Çevre kanunu, 1983 tarihlidir. O tarihe göre mükemmel bir kanun. Ama siyasetçilerde ve bürokratlarda şöyle bir alışkanlık var, “Bu kanunu, düzenlemeyi ne yapabilirim de uygulamam, buna istisna yaratabilirim.” Biz de diyoruz ki, bugün türbin yaparken bile ÇED raporu aranıyor. Ancak Çoruh Vadisi gibi bir yerde yaklaşık 30 bin insanı etkileyecek bir proje için aranmıyor.

Üstelik yalnızca insanları etkilemeyecek.

Bana sorarsanız, -içinde yaşadığım için demiyorum- iklimi nedeniyle mükemmel bir gen merkezi burası. Sadece İspir tarafında, sizin geldiğiniz vadi üzerinde, 114 çeşit fasulye türü var. Baraj altında kalmasın, kaybolmasın diye üniversite çalışma yapıyor. Doğal bir organik fabrikaydı burası. Neyi kaybettiğimizi çok sonra anlayacağız.

Burada vadi iklimi nedeniyle ılımanlık var. Turunçgillerden zeytine, yetişmeyen ürün nadirdir. Çay olmaz, onu biliyoruz ama onun dışında Antalya’da, Akdeniz’de veya İç Anadolu’da yetişen her ürünün yetişebildiği bir yer, bir iklim. Çok fazla bir arazisi yok. Ama bir fide üretimi merkezi olarak bile düşünülse belki Türkiye’yi ayağa kaldıracak, tarımsal anlamda potansiyeli olan bir yer ve sularımız kaynak suyu, tertemiz.

Birkaç köyde, nasılsa baraj yapılacak bahanesiyle kanalizasyon vermeye başladılar. 15-20 sene öncesine kadar gidip içebileceğin bir suydu. Kirlenmemişti. Zaten o kanalizasyonlar kirletmese içinde duramazsınız, kaynak suyu, buz gibi bir su. Soğuk, ısınmamış bile. 30-40 km mesafeden geliyor. Böyle varlıkları biz insanlar olarak kaybediyoruz.

Burada 30 bin insanın kaybı çok önemli değil ama Türkiye’nin, dünyanın kaybettiği şeyler var. Biz bunları anlatamadık, gücümüz yetmedi. Bize maddiyat anlamında çok destek vermek isteyenler oldu, biz seçici olduk. Biz dedik ki: “Biz, doğal, organik de değil, o yöreden çıkmış bir sivil toplum hareketiyiz. Bizim arkamızda hiçkimse olmayacak. Biz her şeyi kendimiz yapacağız.”

Aslında Yeşil Artvin’in modeline benzeyen bir dernek çalışması olmuş ama oradaki kadar bir destek…

Bulamadık. Çünkü Bergamalılarla da karşılaştırdılar bizi. “Yok, sizi Almanlar satın aldı. Yok, Ruslar satın aldı.” Bu tip dedikoduların olduğu bir yerde, biz dedik ki “şeffaf”. Belki hataydı. Bir yere yaslandırmasınlar, çünkü o bizim için de çok hassas bir konuydu. Bir sürü dedikodu, bir sürü iftiralarla karşılaştık. Arkasında Fransa’nın, İngiltere’nin, İsviçre’nin şirketlerinin, bankalarının olduğu, Türkiye Cumhuriyeti hükümetlerinin olduğu bir projeye karşı… Sadece bu hükümeti suçlamıyorum, bundan önceki hükümetler de çok hevesliydi.

Ama işte gelinen noktada, sivil toplumun desteği zayıflayınca, bizim de yapabilecek çok bir şeyimiz kalmıyor. Dernek olarak gücünüz zayıfladığı zaman toplum karşınıza çıkmaya başlıyor. Kendi insanınla mücadele etmek yerine “tamam, saha size kalsın, biz hukuksal mücadelemizi devam ettirelim” dedik. Şu an gelinen noktada da ilçeye çıkıp sorarsanız, o gün bizim karşımızda duran hemen herkes ne kadar haklı olduğumuzu, bize karşı ne yanlışlar yaptıklarını anlatıyorlar. Ama bir şeye faydası yok.

Şimdi ne değişti? Neden size hak vermeye başladıklarını düşünüyorsunuz?  

Şu fark edildi. O süreçte bizim gelecekle ilgili endişelerimiz ve tespitlerimiz vardı. Hasankeyf’de benzer bir mücadele örneği, Ilısu’da bitmiş baraj var. Üç-beş sene önce benzer süreçleri daha küçük barajlarda yaşamış insanları görünce, onların yaşadıklarını buradaki insanlara aktarmaya başlayınca bazı tespitlerimiz oldu. Şimdi o tespitler birçok insanın hafızasında. Söylediğimiz bir doğru, birisinin aklına geliyor, “Recep Bey bunu zamanında söylemişti” diyor veya “biz bunu söylemiştik” diyoruz. O dönem bizim karşımızda olup bize hücum eden, söven insanlara bir bakıyorum; “ya biz bunların mücadelesini vermiştik” diyor. Adamı hatırlıyorum, fırsatını bulsa taşlayacaktı bizi. Ama şimdi o ezilmişlikle sahiplenip o dönemde bizimle beraber hareket ettiği iddiasını ileri sürüyor. Bir şey diyemiyorum.

Yusufeli’nde CHP’nin oy oranı %5 ile 10’lar arasında geziyor. En son belediye seçimlerinde bizim bu haklılığımızın oluşturduğu söylemlerin etkisiyle, %70 AKP, %20 MHP’ye oy verilen bir yerde bu %90, 45-50’lere indi.

Kamulaştırmayla alakalı insanlar en çok neden şikâyet ediyor?

En çok şikâyet ettikleri şu: “Vatandaş sırf kamulaştırma bedelini almak için, bedeli yüksek olduğu için inşaatlar yapıyor, ahır yapıyor, ev yapıyor, ağaçlar dikiyor. Sonra 5 liralık yer 15 liraya devlete satılıyor” gerekçesiyle, DSİ’nin talebi üzerine bir yasa çıktı. Yasa “kamu yararı kararının ilanından itibaren 15 gün sonradan başlamak üzere 5 yıl boyunca bu ilanın yapıldığı bölgede yeni yapılan binaların, dikilen ağaçların bedeli ödenmez” diyor. Vatandaş, müteahhit 2010 yılından itibaren inşaat süresi üç sene sürecek bir projeye başlamışlar. Benim de oradan aldığım daire vardı mesela. Yarısına geldi, yasa çıktı, fotoğraf çektiler. Dediler ki, “bu bina dört kat, dört kattan fazlasını yaparsan bedelini devlet ödemeyecek.” Dokuz kat şu anda orası.

Yusufeli’nde şu anda müthiş bir kiralık daire sıkıntısı var. Kiralık daire olmadığı için üç-beş polis, iki-üç doktor aynı evde oturuyor, evliler ailesini getiremiyor. Çünkü, 2013’ten beri hiç daire yapılmadı. Yapılanlar, 230 adet. Bunlara DSİ ve devlet diyor ki, “Bedel ödemeyeceğiz, fotoğraftan sonra yapmışsınız.” Ya gerçek bir ihtiyaç var. Şu an memurların bir kısmı köylerde oturuyor biliyor musunuz? Merkezde ev bulamadığı için köyden gelip giden insanlar var. Hangi memura sorarsanız, aynı ev sıkıntısını anlatır burada. Diyorum ya, daireler altı ay önceden tutuluyor, boş kalma şansı yok. Ve bunlara siz “amaçsız yapı” diyorsunuz. Sırf para kazanmak için. Kamulaştırma bedelini almaya dönük yapı statüsüne sokup bedelini ödemiyorsunuz.

Öyle yapılar var mı gerçekten?

Öyle bir yapı burada yok. Ona kimse tenezzül etmez. Şu binada öyle daire sahipleri var ki. Adam 20 sene dişinden, tırnağından artırmış, o daireyi almış. Borç ödeyen insanlar var. Örneğin 100 bin liraya aldığı daireyi -ki 70 bin lirasını, 50 bin lirasını 20 senede biriktirmiş- belki 10-11 senede ödeyecek ve sen bu adama diyorsun ki, “senin dairen amaçsız yapı, ben sana bedel ödemiyorum.” 230 adet daire Yusufeli’nin nüfusunun yaklaşık %15’ine denk geliyor. %15-20’sini etkileyen bir durum.

Şu anda oturduğumuz ofisi belediyeden ihaleyle aldım. 2011 yılında 97 milyar para ödedim. Şimdi DSİ rakamlarıyla geliyorlar, buraya on sene sonra 45 bin lira teklif ediyorlar. Vatandaş isyan etmesin, ne yapsın?

Gerekçe şu: ekonomik kriz var, yok işte bedeli çok yüksek çıkıyor. Bu bizim sorunumuz değil. Benim DSİ Genel Müdürü iken Veysel Eroğlu ile iddialaştığım bir yazışmam var. Ben “Proje zarar edecek, ülkeyi zarara sokuyorsunuz, kamu zararıdır, bu mahkeme kararıyla da ispatlanmıştır” dediğim zaman, ispatlamazsam hakkımda suç duyurusunda bulunacağını söyledi. O zaman biz bunları söyledik mi? “Sizin bu projedeki yol maliyetleriniz, kamulaştırma maliyetleriniz komik kalıyor. Gerçek maliyetler, sizin bu öngördüğünüz maliyetlerin on katı, yirmi katı.” Zararı şimdi çıkıyor.

Şimdi yollarda zarar ettiler. Yeni yerleşimin yapımında, baraj gövdesinde maliyet yükseldi. Nereden kırpalım? Vatandaştan kırpalım. Zaten Yusufeli; geçmişini, geleceğini size veriyor, hibe ediyor. Bir de malının bedelinde baraj yüzünden zarar ediyor. Ülke zarar ediyor diye, yarı fiyatına, üçte biri fiyatına almaya kalkışırsanız; burada insanlar ona ciddi şekilde tepki koyar. Temel sorun o.

Şu anda Yusufeli’nde 2015 veya 2016’da aldığımız kamulaştırma fiyatlarını alamıyoruz. Mahkemeler de buna uydu. Aşağı, aşağı gidiyorlar. 2015 yılındaki fiyatla, bugün oluşan fiyatlar arasında geriye doğru iki-üç kat fark var. Enflasyon var, büyüme var; fiyatların yukarı gitmesi gerekiyor ama aşağıya gidiyor.

Yeni yerleşim yerinde sıkıntılar var mı?

Yeni yerleşim yeri ile ilgili ciddi sıkıntı var. Şöyle, belki biz bina tipi konutlarda yaşamaya alıştık ama, bu ilçenin nüfusunun %45-50’si bahçe tipi mahallelerde, evlerde yaşıyor. Şimdi bu insanları, bahçesi olmadan, terasında gezmeden, hapse tıkacağız. Onlar hapishanede gibi hissedecekler. Bize uygun olmayan konutlar yapılıyor. Yusufeli insanının yaşayabileceği değil de, TOKİ konutları. Sığınmacı veya dışarıdan gelen şeymişiz gibi. Bedeline satılacak konutlarda “ne verirsek ona razı ol” gibi bir şey var.

İnsanların işi bozulacak. Cazibe merkezi yaparak artı bir şeyler koymaları gerekirken eksiye gidiyor. Benim şu anda oturduğum konut: Mesela ben bu büroyu nerede bulacağım? Nehrin hemen üzerinden manzaram. Oturduğum konut da aynı bu şekilde, balkonum da nehir manzaralı. E beni orada bir yerde, konutun içine tıkacak. Mecbursam duracağım, mecbur değilsem kimse tutamayacak. Durumu iyi olan insanların %90’ı gidecek.

İnsanlar kamulaştırma bedeliyle yeni yerleşimde mekân almaktan vazgeçip gidebilir mi?

Vazgeçip gidecek. Görüştüğüm herkes aynı. Ben de hemfikirim. Ben diyorum ya, 20 yaşında baraj mücadelesi ile ulaştım. 23 yaşında dernek başkanı oldum. Şimdi, bu mücadeleleri yapmışım. Siyaset, eleştiri, umrumda değil. Benim fikrim gitmekten yana. Niye? Orada durup neyi ispat edeceğim kendime? Veya çocuklarıma veya hanımıma. Neyi ispatlayacağım? “Ben Yusufeli’ni çok seviyorum, her şartta burada dururum”u ispatlayacağım? Yok.

Yeni yerleşim yerindeki konutlar yapılırken katılımcı bir süreç işletildi mi?

Yok, yok. Kendi kafalarına göre. Daha ötesini söyleyeyim. Bir toplantı yapıldı. O toplantıda vatandaş soru soruyor, DSİ’nin daire başkanı ile iki-üç yetkili “bilgi vereceğiz” diye gelmişler. “Bilmiyoruz, bilmiyoruz, bilmiyoruz.” En son ben dayanamadım, belediye başkanına sordum, “Benim haberim olsa, zaten sizin haberiniz olur” dedi. Dedim ki, “Bu ne acayip bir iş. Biz halkız, bilgi alamıyoruz, bize konut yapılıyor. Bu ilçenin bir belediye başkanı var, meclisinin de başkanı, imar planına imza atacak, haberi yok. Proje, DSİ’nin projesi, parayı DSİ veriyor, haberi yok. Bu TOKİ’yi Mars’tan mı getirdiniz de ulaşamıyorsunuz? O zaman alın bunu TOKİ’den.” Parayı sen veriyorsun, projeden haberin yok, TOKİ sana bilgi vermiyor.

Onun üzerine, DSİ’nin ve belediye başkanının girişimleriyle komisyon kurdular. Sadece belediye başkanı ufak tefek müdahale edebiliyordu. Ama yeterli oldu mu? O toplantıdan sonraki girişimler sonucunda, belediye başkanını birkaç toplantıya çağırdılar. Birkaç şeye müdahale etti. Bazısını kabul ettiler, bazısını kabul etmediler. Ama halk hiçbir şekilde sürecin içinde değil, sokulmuyor da zaten. Şu anda güvenlik gerekçesiyle, konutların olduğu yere de kafana göre gidemiyorsun. Ben üç defa gittim, beni almadılar. Gizli. Çok dedikodu oluyormuş, eleştiri oluyormuş. Bana konut yapıyorsun, eleştiri en doğal hakkım, değil mi? Eleştirilmesin diye konutların olduğu bölgeye insanları almıyor. Ki benim dernek başkanlığı vasfım var. Avukatlık vasfım var. Parti başkanlığı vasfım var. Ve ben oraya giremiyorum. Konutları ne şekilde yaptıklarını bilemiyoruz. Gizli tutuyorlar. Orada benim, annemin, kardeşlerimin konut hakları var. İşyeri hakkım var. Ve benim, bana yapılan konutlara, işyerlerine girmem yasak.

Belediye başkanı, çalışan işçiler üzerinden bilgi alıyoruz. Bir sürü dedikodu çıkıyor. Korunaklı bir ilçe yapıyorlar, sağ olsunlar. Etrafını da herhalde surlarla çevirirler. Gerçekten insana karşı, insana rağmen bir hizmet yapmaya çalışıyorlar. O yönüyle neresinden tutarsan eleştirilecek şey ama, çok da ileri gitmemek lazım. Bizim hissiyatımız dolu. Bu kadar yetsin diyelim.

Viyadük meselesi nedir?

Viyadük esasında ilçeye ulaşım sağlanması için gerekli bir çalışma. Ama planlama hatası. DSİ’nin kendi planlama hatalarını hep vatandaşa yüklemesi. Kamulaştırma bedellerinde de aynı, planlama hatası. En başından beri, 30 senelik yaptığı planlama hatasının faturasını vatandaşa kesmeye çalışıyor. “Proje çok pahalıya gitti, proje artık kâra geçmeyecek, bunun için kamulaştırma bedellerini düşürelim.” Böyle bir kafa olmaz, buradan kâr elde edemezsin. Viyadükte de aynı sıkıntı var. Zaman planlaması yapmamışlar.

Barajın gövdesi için, sayın Cumhurbaşkanı 2021’in Nisan ayı diyor, bir buçuk sene sonrasına tarih gösteriyor. Viyadüğün inşaat süresi, 1,5-2 sene sürecek. Ama altında bu ilçenin esnafının yaklaşık %30’una denk gelen bir kesim var. Bildiğim kadarıyla 100’e yakın konut, tamamı dolu. Bu insanlara çıkın dendi, inşaat yapmak için. Bu insanlar nereye gidecek? Dükkânını nereye açacak? Zaten ilçede konut sıkıntısı had safhada. Nerede istihdam edeceksiniz bu insanları? Nerede saklayacaksınız? “Geçici prefabrik evler verelim” demeye başlamışlar. İnsanlar da onu istemiyor. Düzeninin bozulmasını istemiyor. Oradaki esnafların en yenisi 10 yıllıktır. 40-50 yıllık esnaflar var. 40 yıldır aynı yerde ticarete devam eden, portföyünü oluşturmuş bir adamın yerini alıp da, “Sen şurada devam et, işine devam et, ticaretine devam et” demen eziyettir. O yüzden ciddi bir mağduriyet yaşanacak orada.

Bu vadi boyunca iki taraflı yol çalışması, yukarıda yeni ilçe kazısı, aşağıda baraj kazısı, İspir tarafında yol ve barajlar kazısı. Bildiğin tozun, dumanın ortasında, bizi boğdular. Birçoğu da dinamit tozu. Birçok insan belki burada akciğer hastalığına yakalanacak. Viyadük inşaatı başladığında onun tozu, toprağı, ilçeye girişi çıkışı engellemesi, yol kesmesi veya iş güvenliği yönünden riski, bu ilçeyi yok eder. Ya onu orada planlamayacaktın ya da yeni ilçeyi bitirip insanları boşalttıktan sonra ona başlayacaktın.

Bir taraftan insanlar ticaretine devam edecek, altından geçecek, üstünden geçecek, orada çalışma yapılacak. Yukarısı da tehlike, aşağısı da bu bölgeye kadar tehlike. Viyadük ayaklarından biri okulun üzerine konuyor. Oradaki esnafı komple kaldıracaklar, orada yaşayan konutları komple kaldıracaklar. Nerede istihdam edeceğiz? İnsanlar da böyle çok menfaatlenmiş, zengin insanlar değil. E bakıyorum bütün esnafımız bankalarla, krediyle, şunla bunla ayakta duran insanlar. O insana en ufak bir müdahale ettiğinde ekonomik olarak mahvına sebep olacaksın. Bu konuda bir çalışma, öngörü, çaba, hiçbir şey yok. O yönüyle de bir eksiklik.

Elzem bir şey, yapılması lazım, ama dediğim gibi planlama hataları. Belki en son barajın gövdesine başlanacaktı, ilk ona başlandı. Hep tersinden gittik. Madem sen kararlısın, önce ilçeyi yap, bir yerleşelim. Bu alanı da al, istediğin gibi kullan. Şantiye mi yapıyorsun, buradan viyadük mü yapıyorsun. Paldır küldür, aceleyle temellerimizi attık, şirkete verdik, başla yap dedik. Başladı, sonra halk, ha burada insanlar varmış. Hep böyle sonradan. İnsanlar ses çıkarmasalar, varlığından da haberi olmayacak. İnsanlar tepki koydukça, insanların varlığı birilerinin dikkatini çekiyor. O yönüyle viyadük o bölge için ciddi sıkıntıdır. Yapımı, tarihleri sıkıntı.

Şimdi yeni ilçede bir kısım konutlar bitmek üzere diyorlar, ancak altyapı yok, su yok. Su ihalesini alan firma bırakmış gitmiş, kimse umurunda değil. Bunları niye zamanında organize etmiyorsunuz? Şimdi yeni ilçeye çıktığımızda belki suyumuz gelmeyecek. Susuz bir ilçeye çıkacağız. Bunu takip etmesi gereken buradaki halk değil. DSİ kurumu, Yusufeli Barajı konusunda, A’dan Z’ye, A’dan Z’ye sınıfta kalmıştır. Her aşamasında.

Bir yandan da şaşırtıcı değil mi? Çünkü belediye başkanı da iktidar partisinden. Birlikte çalışma imkânları olabilir diye düşünürsünüz.

Orada da ne yaşanıyor, nasıl yaşanıyor, çok bilemiyoruz. Kendi tespitim, yüzlerine söylediğim için arkalarından da rahat konuşuyorum: Bizim Yusufeli’nden, iktidar partisinden, özellikle bu iktidar partisi döneminden çıkan arkadaşlarımızın tek amaçları var. Gidip bakanlarla, Cumhurbaşkanı’yla fotoğraf çekinip Face’te yayınlamak. Başka dertleri yok, bizim bu arkadaşların. Yusufeli ile dertlendiklerini düşünmüyorum. Nasreddin hocanın fil hikâyesi gibi. Timur’un yanına gidip “filin birini besleyemiyoruz” deyip korkudan ikinci fili alması gibi. Ben bizim siyasetçileri, iktidar partisindeki siyasetçileri biraz ona benzetiyorum. Biz, “sorunumuz var, şunu dile getir” dediğimizde, yeni bir sorun alıp gelmiyorsa başarılı sayıyoruz o arkadaşları. Biraz o yönüyle eksikliğimiz var, bir şey diyemiyoruz. O parti burada rağbet görüyor. O parti de o insanları layık görüyor. Bir çıkmazın içerisindeyiz, yorum yapamıyoruz. Demokrasinin sandık tarafında, “Millet her zaman haklıdır” diyoruz, çekiliyoruz kenara. Ama bu sorunlar da devam ediyor.